NİSPET
Aslan için ceylan güzel bir sofra… Ceylana göre ise aslan korkunç bir mahluk… Bu iki farklı değerlendirme de insan kendi aklınca, ceylana hak verir gibi olur. Ama ne var ki, bu hükmünü verirken, az önce pişirdiği tavuğu yemekle meşguldür…
TERSLİK
Kapısını kilitleyen hırsız… Sigara içen oğluna kızan sarhoş…Aldatılmaya köpüren sahtekar… Arkasından konuşanlara öfkelenen dedikoducu…
TUHAF ŞEY
Melekler “yemekle yaşamanın ne alakası var” diye hayret de kalırken, insanlar “yemeden de yaşanır mıymış?” diye dudak bükerler. Balık için uçmak, kuş için de yüzmek akıl alacak işlerden değil… Sinek ipek örmeği, yılan da bal vermeyi aklına sığıştıramaz… Yani henüz birbirini anlamaktan aciz olan bu hayat sahiplerinin, Yaratıcı’nın hayatını anlamak davası gütmeleri tuhaf şey…
VİCDAN NEYE DERLER?
Zalim ve gaddar adamın biri filozofa: -Vicdan neye derler? Diye sormuş. Filozof cevap vermiş -Senin bilmediğin ve sana lazım olmayan şeye derler. AT NALI UĞUR GETİRİR Mİ?
Kadıköy camiinde vaaz vermek de olan Osman Demirci hocaya: -Hocam! Diye sormuşlar. At nalını evimizin kapısına asarsak uğur getirir mi? Demirci hoca: -Zannetmiyorum diye cevap vermiş. O nallardan her atta dört tane var ama, bütün gün yük taşıyıp kamcı yiyorlar.
BORÇ ALMAK GİBİ
Gayet şişmanca birine yanında ki arkadaşı kilo almak nasıl bir şey diye sorar. Şişman adam içini çekerek: -Tıpkı borç para almak gibidir kardeşim der. Yani alması kolay vermesi zor…
KONUŞMAYI ÖĞRENMEK
Gevezenin biri konuşma sanatını öğrenmek için sokratın okuluna kayıt olmak ister. Fakat Sokrat diyer okullara göre iki kat para isteğince, adam itiraz etmeye başlar. Sokrat adamın sözünü keserek söyle der: -Sana bir değil iki şey öğreteceğim. Birincisi konuşmayı, ikincisi susmayı!.. İNSANOĞLU
Eflatun"a iki soru sormuşlar: Birincisi; "İnsanoğlunun sizi en çok şaşırtan davranışları nelerdir? Eflatun tek tek sıralamış: "Çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler. Ne var ki çocukluklarını özlerler. Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler. Ama sağlıklarını geri almak için para öderler. Yarından endişe ederken bu günü unuturlar. Dolayısıyla ne bu günü ne de yarını yaşarlar. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşarlar. Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler."
Sıra gelmiş ikinci soruya; "Peki sen ne öneriyorsun?" Bilge yine sıralamış: "Kimseye kendinizi sevdirmeye kalkmayın. Yapılması gereken tek şey sadece kendinizi sevilmeye bırakmaktır.
ÖNEMLİ OLAN; HAYATTA EN ÇOK ŞEYE SAHİP OLMAK DEĞİL, EN AZ ŞEYE İHTİYAÇ DUYMAKTIR
FIRINCI
Garip bir fırıncı vardı. Kendisine sahte paralar verseler de parayı alır, paranın sahte olduğunu anladığı halde parayı verene söylemez, istediği ekmeği verirdi.
Etrafındakiler onun bu hâlini bilir, şaşırırlardı. Kimse onun neden böyle yaptığını anlamazdı.... ...
Nihayet ölüm vakti gelip çatınca fırıncı ellerini yüce dergâha açtı ve şöyle yalvardı:
“Ey Allahım, biliyorsun ki yıllarca insanlar bana sahte dirhem getirdi ve ben bunu onların yüzüne vurmayıp istediklerini verdim. Şimdi ben de Senin huzuruna sahte taâtlerle geliyorum, ne olur onları yüzüme vurma..
NE GÜZEL CAHİLDİK!
Dışarıda kar... Ama kuzine içten içe öyle yanıyor ki. Kuzinenin üzerinde demir maşa...Maşanın üzerinde de ekmek dilimleri. Aydınlık bir kış sabahı ve kızarmış ekmek kokusu... Sucuk lükstü. Yumurta lezzetli. Ekmek her zaman ekmek gibi... Bir kez olsun kümesten yumurta almamış, bir kez olsun o kızarmış ekmeğin kokusunu duymamış ve fakat alışveriş merkezlerinin restoran katlarında, boğucu bir gürültü ve havasızlık içinde hamburger keyfine fit olmuş çocuklar ve gençler için ben ne kadar yaşlıyım...
Dışarıda kar... İçeride kanaat... İçeride huzur...
Televizyon yoktu. Gazete de her zaman olmazdı. Öyle güzel cahildik ki, keyfimiz bozulmazdı hiç! Portakal kabuklarını sobanın üzerine dizer, kokusuna râm olurduk. Kestane közlemek bütün bir gecenin mutluluğuydu. Sonra illa ki, büyüklerin anlattığı hikâyeler, hatıralar... Birçoğu arızalı ve tedaviye muhtaç beyinlerden çıkma dizilerin ve filmlerin açtığı hasarlar yerine, geniş ve besleyici bir masal dünyası....
Lezzet bir tarafa, kokuya da hasret kalacağımız kimin aklına gelirdi? Ekmeklerimiz el değerek üretilirdi, sağlıklıydı, lezzetliydi ve mis gibi kokardı. Çay da kokardı... Domates de... Bütün bu nefasete, küçücük bir bakkal dükkânının zenginliği yetiyordu.
Dışarıda kar... İçeride huzur... Zam endişesi, doğal gazın kesilme korkusu, yolda kalma telaşı, rejim tehlikesi... Kimin umurunda... Ne güzel cahildik. Mutluluğun resmini çiziyorduk...
ÇÖP KAMYONU
Kadın taksiye binmiş ve havaalanına gitmek istediğini söylemişti. Sağ şeritte yol alırken siyah bir araba park ettiği yerden aniden yola, önlerine çıktı. Şoförü çarpmamak için sert şekilde frene bastı. Taksi kaydı, ama diğer arabaya çarpmaktan kıl payı farkla kurtuldu. Siyah arabanın sürücüsü camdan başını çıkarıp bağırmaya ve küfretmeye başladı. Taksi şoförü ise gayet sakin ona gülümsedi ve içten bir şekilde el salladı.
Kadın bütün bu olanları şokunu yaşarken, taksi şoförünün tavrına daha da şaşırmıştı. Sordu: "Neden böyle davrandınız? Adam neredeyse arabanızı mahvedip ikimizi de hastanelik edecekti." Taksi şoförü gülümsemeye devam ederek: "Çöp Kamyonu Kanunu" dedi. Kadın: "Çöp Kamyonu Kanunu?" diye sordu, anlamamıştı. Şoför açıkladı:"Pek çok insan, çöp kamyonu gibidir. Her tarafta içleri çöp dolu olarak dolaşıyorlar; kızgınlığı, öfkeyi ve hayal kırıklığını biriktiriyorlar. Ancak doldukça çöpleri bırakacak bir yere ihtiyaç duyuyorlar. Bu bazen ben, bazen de siz olabilirsiniz. Kişisel almayın. Sadece gülümseyin, onlar için iyi şeyler temenni edin ve yolunuza devam edin. Onların çöpünü alıp işyerinize, evinize veya sokaktaki diğer insanlara dağıtmayın." Başarılı insanlar, çöp kamyonlarının günlerini mahvetmesine ve ellerine geçirmesine izin vermezler. Hayat sabahları pişmanlıklarla uyanmak için çok kısa, dolayısıyla size iyi davranan insanları sevin, iyi davranmayanlar için iyi temennilerde bulunun." Hayat "%10 " onunla ne yaptığınız, "%90 "onu nasıl alıp karşıladığınızdır...
İLGİNÇ BİR HİKAYE
Amerikan Adlî Tıp Derneği"nin 1994 te San Diego"da tertiplenen ödül yemeğinde dernek başkanı Don Harper Mills, aktardığı acayip bir ölüm olayında ki adlî komplikasyonlarla dinleyicilerini şaşkına çevirmişti. Kaderin adaletine dair ince bir nükte taşıyan bu yaşanmış öyküyü okuduğunuzda hayretler içinde kalacaksınız. 23 Mart 1994 te Ronald Opus"un cesedini inceleyen adlî tabib, onun kafasından yediği kurşunla öldüğü sonucuna vardı. Müteveffa, on katlı bir binanın tepesinden, intihar niyetiyle aşağıya atlamıştı. (Umutsuzluğunu, geridebıraktığı bir notta açıklıyordu.) Ancak, dokuzuncu katın önünden geçerken pencereden gelen bir kurşun başına isabet etmiş, hayatı bu kurşunla sona ermişti. Apartmanın sekizinci kat penceresi düzeyinde cam silicileri korumak için konulmuş bir ağ vardı ama bu ağın varlığını ne silahı çeken, ne de müteveffa biliyordu. Açıkçası; kurşun olmasaydı, Opus’un intihar girişimi başarılı olamayacak; zemine çakılmadan, sekizinci kattaki ağatakılıp kalacaktı. Bu durumu anlattıktan sonra, “Normal olarak,” diye devam etti Dr. Mills, “intihar etmeye karar veren biri, mekanizma tasarladığı gibi olmasa da, bunu eninde sonunda başarır.” Opus"un dokuz kat aşağıda yere çakılmayıp da dokuzuncu kattan düşüyor olduğu anda başına gelen kurşunla vurulmuş olması, muhtemelen, onun ölüm modunu intihardan cinayete çevirmeyecekti. Fakat, Opus’un intihar girişiminin başarılı olmayışı, savcıyı elinde bir cinayet vakası olduğu düşüncesine itti. Silahın patladığı dokuzuncu kattaki odada yaşlı bir adam ve karısı yaşıyordu. Tartışıyorlardı ve adam kadını silahla tehdit ediyordu. Öyle sinirlenmişti ki; tetiği çekti fakat mermi kadını ıskalayarak pencereden dışarı yöneldi ve Opus’a isabet etti. Bir insan A şahsını öldürmeye teşebbüs eder, fakat B şahsını öldürürse, o B şahsını öldürmekten suçlu sayılmalı idi. Savcının ulaştığı sonuç buydu. Dolayısıyla, dokuzuncu kattaki yaşlı adam, cinayetten suçluydu. Bu suçlamayla karşı karşıya kaldığında, adam da, karısı da çok şaşırdılar. Çünkü, tetiği çekerken adam da, karısı da silahın dolu olmadığındankesinlikleemindiler. Yaşlı adam uzunca bir süreden beri boş silahla karısınıkorkutmayı alışkanlık haline getirmişti. Bunu karısı da bilir, o yüzdenadamın tehdidine pek aldırmazdı. Kısacası, adamın karısını öldürme kastı yoktu. Silahın dolu olduğunu dahi bilmiyordu. Böylece, Opus’un öldürülmesi bir kaza oluyordu. Silah kazara doldurulmuştu. Araştırmalara devam edilince, ölümcül kazadan yaklaşık altı hafta önce yaşlı çiftin oğlunu silahı doldururken gören bir tanık ortaya çıktı. Anlaşıldığına göre, yaşlı kadın oğlundan mali desteğini çekmişti ve babasının annesini silahla korkutma temayülünü bilen oğul, annesini cezalandırma kasdıyla; babasının annesini vuracağını umarak, gizlice silahı doldurmuştu. Annesi ölecek, baba cinayetten suçlanacak, mallar oğula kalacaktı. Artık olay yaşlı çiftin oğlunun Ronald Opus cinayetinden sorumlu olduğu noktasına gelmişti. Tam bu sırada savcının karşısına yeni bir viraj çıktı. Araştırmalara devam edilince, geçen altı hafta içinde anneyle babasının silahla tehdide varan bir tartışma yaşamamaları, dolayısıyla annesinin ölümünü bir türlü başaramayışı nedeniyle, oğulun umutsuzluğunun arttığı anlaşıldı. Bu, onu 23 Mart’ta on katlı binanın tepesinden atlayarak intihar etmeye itmişti. Ancak, ölümü planladığı gibi olmamıştı; dokuzuncu katın önünden geçerken babasının boş zannettiği silahı tetiklemesiyle annesine isabet etmeyip pencereye seken kurşunun kafasına isabet etmesi nedeniyle, Ronald Opus’un hayatı sona ermişti. Dosya intihar olarak kapatıldı.
HOŞ BİR HİKAYE Yaşlı bir bey, sabah erken evinden çıkmış, yolda ilerlerken, bir bisikletlinin çarpmasıyla yere yuvarlanmış ve hafif yaralanmış. Sokaktan geçenler yaşlı beyi hemen en yakın sağlık birimine ulaştırmışlar.
Hemşireler, önce pansuman yapmışlar ve "biraz beklemesini ve röntgen çekerek her hangi bir kırık veya çatlak olup olmadığını inceleyeceklerini" söylemişler.
Yaşlı bey huzursuzlanmış; "acelesi olduğunu, röntgen istemediğini" söylemiş. Hemşireler merakla acelesinin nedenini sormuşlar.
"Eşim huzur evinde kalıyor. Her sabah birlikte kahvaltı etmeye giderim, gecikmek istemiyorum" demiş.
"Eşinize haber iletir, gecikeceğinizi söyleriz" deyince.
Yaşlı adam üzgün bir ifade ile "Ne yazık ki karım Alzheimer hastası hiç bir şey anlamıyor, hatta benim kim olduğumu dahi bilmiyor" demiş.
Hemşireler hayretle "Madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor neden her gün onunla kahvaltı yapmak için koşuşturuyorsunuz?" diye sormuşlar.
Adam buruk bir sesle: "Ama ben onun kim olduğunu biliyorum!" demiş...
KENDİM ETTİM KENDİM BULDUM!
Portekiz"de 27 yaşındaki Sophie Lagoa ismindeki bir kadın sürücü, sarhoş bir vaziyette araba kullandığı gerekçesiyle trafik polisleri tarafından yakalanarak mahkemeye sevk edilir. Kadın, oldukça ağır olan bu trafik cezasından kurtulabilmek için sahasında çok iyi bir avukat olan Eduardo Borja ile anlaşır. Avukat, bütün meslekî marifetlerini kullanarak bayan Sophie"yı ceza almaktan kurtarır. Başına gelen musibetten ders alıp uslanmayan Sophie Lagoa, beraatini kutlamak için bir bara gidip sarhoş oluncaya kadar içer. Daha sonra da yine sarhoş vaziyette direksiyonun başına geçer. Ve o sarhoş kafayla yolda giderken bir vatandaşa çarparak onu yirmi metre kadar arabasıyla sürükler. Perişan vaziyette hastaneye kaldırılan adam bütün müdahalelere rağmen kurtarılamayarak ölür. Bayan Sophie Lagoa, hapishanenin yolunu tuttuktan günler sonra, arabasıyla çarparak ölümüne sebep olduğu adamın, kendisini sarhoş araba kullandığı gerekçesiyle ceza almaktan kurtaran avukat Eduardo Borja olduğunu öğrenecektir.
İNSAN OLMAK
Bilge bir adam bir akrebi suda boğulmamak için çırpınırken gördü. Sudan kurtararak ona bir iyilik yapmaya karar verdi. Fakat kurtarmak için elini uzattığında akrep elini sokmaya çalıştı. Hemen elini çekti. Bir müddet sonra kurtarmak için yeni bir girişimde bulundu, ancak akrep yine sokma teşebbüsünde bulundu. Oradan geçen bir adam durumu gördü ve bilge zata kendini sokmaya çalışan akrebi kurtarmaktan vaz geçmesini söyledi. Zira o kurtarmaya çalışırken akrep de onu sokmaya çalışıyordu. Bunun üzerine bilge adam şu cevabı verdi. -O akrep, sokmak onun doğasında var. O kendine yaklaşan şeyleri sokmak üzere programlanmış. Ben de bir insan olarak canlıları karşı sevgi taşımayı ve zor durumda olanlarına yardım etmeyi kendime prensip edinmişim. -Şimdi onun prensibi ısırmak; benimki de sevmek. O sokmaya çalıştı diye niçin kendi prensiplerimden vaz geçeyim ki...
BİZ SENİ UYANIK BİLİRDİK!
İstanbul’da kenar semtlerden birinde oturan yaşlı bir kadın, padişahın huzuruna çıkmak istediğini saraydaki görevlilere bildirmiş. Bunun üzerine sultanın karşısına çıkarılmıştı. Yaşlı kadın, Evinin soyulduğunu ve bu olaydan padişahın sorumlu olduğunu söyleyerek, şikayette bulunur. Bunun üzerine hiddetlenen Kanuni: -“Bana bak kadın, sen niçin bu kadar derin uyudun da evinin soyulduğunu duymadın?” deyince, yaşlı kadın: -“Padişahım! Kusura bakma, biz seni uyanık bilirdik, onun için evimizde rahat uyuyorduk” der. Bu cevap üzerine Kanuni utanarak: -“Haklısınız.” der ve kadının çalınan mallarının bedelini kendi malından öder
FISILTI VE TUĞLA
Genç ve başarılı bir yönetici, yeni Jaguar"ıyla bir mahalleden hızlı bir şekilde geçiyordu. Parketmiş arabaların arasından yola aniden çıkabilecek çocuklara dikkat ediyordu ve bir şey gördüğünü sanarak yavaşladı. Arabayla caddeden yavasça geçerken hiç bir çocuk göremedi fakat, arabasının kapısına bir tuğla atıldığını farketti. Aniden arabasını durdurarak tuğlanın fırlatıldığı yere geri döndü.Arabadan indi, orada bulunan küçük bir çocuğu tuttu ve onu parketmiş bir arabaya doğru iterek bağırmaya başladı; "Bunu neden yaptın? Sen de kimsin, ne yaptığının farkında mısın?" İyice sinirlenerek devam etti: "Bu yeni bir araba ve atmış olduğun bu tuğla bana çok pahalıya malolacak. Bunu neden yaptın?" Çocuk yalvararak cevap verdi: "Lütfen efendim. Çok üzgünüm ama başka ne yapabilirdim bilmiyordum. Eğer tuğlayı fırlatmasaydım kimse durmazdı" Parketmiş bir arabanın arkasına işaret ederken çocuğun gözyaşları çenesine süzülüyordu. "Kardeşim kaldırımın kenarından yuvarlandı ve tekerlekli sandalyesinden düştü, ben onu kaldıramıyorum. Lütfen onu tekerlekli sandalyesine oturtmam için bana yardım eder misiniz? Benim için çok ağır." Bu durumdan son derece duygulanan genç yönetici, bogazında büyüyen yumruyu zar zor da olsa yutkundu. Yerdeki genci kaldırarak, tekerlekli sandalyeye geri oturttu. Mendiliyle, çizik ve yaraları sildi ve adamın ciddi bir yarası olup olmadığını kontrol etti.Küçük çocuk genç yöneticiye dönerek "teşekkür ederim efendim, Allah sizden razı olsun" dedi. Genç yönetici, küçük çocuğun, ağabeyini kaldırımdan evine doğru götürmesini izledi. Bulunduğu yerden arabasına geri dönmesi oldukça uzun sürmüştü. Uzun ve yavaş bir yürüyüştü. Genç yönetici, kapıyı hiç tamir ettirmedi. Kapıda oluşan çöküğü, hayatını birisinin kendisine tuğla atmasını gerektirecek kadar hızlı yaşamaması gerektiğini hatırlatması için öylece bıraktı. Yaradan, ruhunuza fısıldar ve kalbinize konuşur. Bazan,dinleyecek kadar zamanınız olmadığında ise, size bir tuğla fırlatır. İster fısıltıyı, ister tuğlayı dinleyin. Tercihi siz yapın...
DEVEKUŞU
Bir gün bir tavşan ormanda neşeyle yürüyormuş. Derken karşısına tanımadığı bir mahlukat çıkmış. Nesin sen diye sormuş. Ben katırım. Annem eşek, babam ise bir attır demiş. Tavşan "hmm... hayli enteresan" diyerek yoluna devam etmiş. Derken yine tanımadığı bir hayvana rastlamış. Peki sen nesin? Ben bir kurt köpeğiyim. Annem köpek, babam ise kurttur. Tavsan yine enteresan diyerek ilerlemiş. Ancak bu sefer karşısına ne iduğu belirsiz bir hayvan daha çıkmış. Sen de kimsin? Ben bir devekuşuyum -Hadi ordann!!!
VE BİR HİKÂYE
“Evin telefonu sabaha karşı 03:30 da çaldı. Uyku sersemi adam telefonu açtı. Telefondaki ses annesine aitti. Telaşlandı korktu, başlarına bir şey mi gelmişti? Annesi Nasılsın oğlum? İyi misin?” diye sordu. “iyiyim anne. Hayır mı? Bir şey mi oldu? Siz iyi misiniz?”dedi. Annesi “Biz iyiyiz, bir şeyimiz yok sadece sesini duymak istedim” dedi. Oğlu da “anne bunun için mi aradın, sabahın üç buçuğunda?” deyince annesi de “rahatsız mı ettim oğlum?” dedi. Oğlu “Evet anne rahatsız ettin!" deyince “30 sene önce sen de beni bu saatte rahatsız etmiştin, doğum günün kutlu olsun!”
EĞER HALA SİZİNLEYSE, ŞİMDİ ONU HER ZAMANKİNDEN DAHA ÇOK SEVİN…
HALA ARAMIZDA BÖYLELERİNİN OLMASI NE KADAR GÜZEL
Soğuk bir kış gecesinde eve dönerken, kaldırımın ortalık yerinde duran genç bir adama rastladım. Derin derin soluk alıyor ve düşmemek için yanındaki elektrik direğine sarılıyordu. Bir vitrine bakıyormuş gibi yaparak göz ucuyla onu seyrettim. Otuzbeş-kırk yaşlarında olmalıydı ve üstü başı da bir sarhoştan beklenmeyecek kadar temizdi. Yanından geçenlerden bazıları yüksek sesle konuşarak içki içmenin kötülüğünden bahsediyor, bazıları da sadece alaylı gülümsemelerle yetiniyordu. Yolun boşalmasını kolladıktan sonra yavaşça yanına sokularak: -İyi misiniz? diye sordum. Bir ihtiyacınız var mı? Zorlukla arayabildiği dudaklarından iniltiye benzeyen tek bir kelime çıkabildi: -Hastayım... Düşmemesi için bir kolunu beline dolayarak taksi beklemeye koyuldum. Akşam vakitlerinde kesilen kar yağışı tekrar başlamış, yavaş yavaş beyazlanmaya başlayan yollarda birbiriyle yarışan sokak köpeklerinin dışında bir hayat emaresi kalmamıştı. Gece yarısını geçtiğimiz için araba bulmaktan ümidimi kestiğim sırada, yanımda bir taksi duruverdi. Şoföre durumu anlatarak acele etmemiz gerektiğini söyledim. Hastamızı zor da olsa arka koltuğa yatırarak hastahanenin yolunu tuttuk ve verilen serum tamamlanana kadar iki saate yakın bir süre başucunda bekledik. Nöbetçi doktor, hastayı en azından donmaktan kurtardığımızı ifade ediyor, kendine gelmekte olan genç adam ise henüz konuşamadığı için, sadece gözlerimizin içine bakıp gülümsemekle yetiniyordu. Daha sonra onu şoförle birlikte tekrar arabaya bindirip evine götürdük. Hastamızın eşi, onun sık sık şeker komasına girdiğini bildiğinden müthiş bir paniğe kapılmış ve 5-6 yaşlarındaki yavrusunu da alıp sokağa fırlamıştı. Bizi görünce koşarak yanımıza geldiler ve büyük bir sevinçle kucaklaştılar. Saatler süren yorgunluğumuz bir anda kaybolmuş, bize nasıl teşekkür edeceğini şaşıran o ailenin mutluluğu karsısında gözlerimiz dolu dolu olmuştu. Ellerimize sarılarak bizi uğurladıklarında, şoföre borcumun ne kadar olduğunu sordum. Bana fark ettirmeden gözyaşlarını silmeye çalışırken: -Borçlu değil alacaklısın dostum, dedi. Böyle bir iyiliğe beni de ortak etmekle borcunu zaten ödemiştin. Ama belki de yirmi yıldır ağlamayı unutan bu adama bu güzel duyguyu hatırlattığın için alacaklı duruma düştün. O mert adamla kucaklaşıp helalleşirken, artık gecenin ayazını duymuyor ve evime yürüyerek gitmek istiyordum. Kim bilir? Belki de yolumun üzerinde yardımımı bekleyen bir insan daha bulabilirdim.
SHAY IN HÜZÜNLÜ HİKAYESİ Ne yapardiniz? Karari siz verin. Komik bir cümle beklemeyin, çünkü yok. Yine de okuyun. Sorum şu: Aynı kararı siz verir miydiniz? Okuma ve öğrenme zorluğu çeken çocuklara özel eğitim veren bir okul icin bağıs toplama yemeğinde, çocuklardan birisinin babası katılımcılar tarafından asla unutulmayacak bir konuşma yaptı. Okula kendini adamış öğretmenleri kutladıktan sonra şöyle bir soru sordu: "Dışardaki etkenler tarafından etkilenmedikçe doğa herşeyi mükemmel bir şekil ve sırada yapıyor. Ama yine de oğlum Shay, diğer çocukların öğrendikleri gibi öğrenemiyor. Diğer çocukların anlayabildikleri gibi anlayamıyor. Oğlumda doğal olması gereken şeyler nerede?" Bu soru karşısında dinleyiciler sessiz kaldılar. Baba devam etti. "Ben inanıyorum ki, dünyaya fiziksel ve zeka engelli Shay gibi bir çocuk geldiğinde, gerçek insan doğası kendini gösterme fırsatını buluyor ve bu da insanların o çocuğa davranış şekillerinde kendini gösteriyor." Ve sonra aşağıdaki hikayeyi anlatmaya başladı: Shay ve babası bir gün parkta Shayin tanıdığı birkaç çocuğun baseball oynadıklarını gördüler. Shay sordu, "Acaba oynamama izin verirler mi?" Shay"in babası çoğu çocuğun Shay gibi bir çocuğun takımlarında oynamasını istemeyeceklerini ama aynı zamanda eğer oğluna izin verirlerse oğlunun o çok ihtiyacını duyduğu, engellerine rağmen başkaları tarafından kabul edilmenin özgüveni ve sahiplenme duygusunu vereceğini de biliyordu. Shay"in babası çocuklardan birinin yanına yaklaştı ve (fazla birşey beklemeyerek) Shay in oynayıp oynayamayacağını sordu. Çocuk şöyle danışabileceği birilerine baktı ve sonra "Şu anda 6 sayı gerideyiz ve oyun sekizinci turunda. Herhalde takıma girebilir ben de onu dokuzuncu turda vurucu olarak sokmaya çalışırım" dedi. Shay büyük bir gayretle takımın yanına gitti ve yüzünde kocaman bir gülümseme ile takım t-shirtini giydi. Babası gözünde yaş, kalbi sıcak duygularla dolu onu izledi. Çocuklar oğlunun kabul edilmesinden dolayı babanın mutluluğunu gördüler. Sekizinci turun sonunda Shay"in takımı birkaç puan kazandı ama hala 3 sayı gerideydi. Dokuzuncu turun başında Shay eldiveni eline geçirdi ve sağ açık sahaya çıktı. Ona doğru hiç top isabet etmemesine rağmen oyunda olmaktan son derece mutluydu ve babasının ona tribünlerden el salladığını gördüğünde yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. Dokuzuncu turun sonunda Shay"in takımı yine puan kazandı. Şimdi bütün kaleler doluydu, oyunu kazanma şansı ortaya çıkmıştı ve topa vurma sırası Shay"e gelmişti. Bu noktada Shay"in vurucu olmasına izin vererek oyunu kaybetme riskini mi almalıydılar? Şaşırtıcı bir hamleyle Shay"e sopayı verdiler. Herkes topa isabet ettirme şansının sıfır olduğunu biliyorlardı çünkü bırakın topa vurmayı Shay sopayı bile elinde tutmasını bilmiyordu. Ama Shay sahaya çıktığında top atıcı, diğer takımın kazanma şanslarını bir kenara bırakarak Shay"e bu fırsatı tanıdıklarını görünce birkaç adım öne giderek yumuşak bir şekilde topu Shay"e doğru fırlattı. İlk topa Shay zorlukla sopayı savurdu ama ıskaladı. Atıcı tekrar birkaç adım öne doğru geldi ve topu yine yumuşak bir şekilde Shay"e doğru attı. Shay sopayı savurdu ve hafifçe topa dokunarak yere atıcıya doğru vurdu. Oyun şimdi bitecekti. Atıcı topu yerden aldı ve ilk kaledeki adamına kolaylıkla atabilecek ve Shay"i sobeleyerek oyunu bitirebilecekti. Ama atıcı topu aldı ve ilk kaledeki adamının başının üzerinden diğer takım arkadaşlarının erişemeyeceği yere fırlattı. Tribünlerdeki herkes ve iki takımda bağırmaya başladılar, "Shay, ilk kaleye koş, ilk kaleye koş!" Shay hayatında hiç bu kadar uzağa koşmamıştı ama ilk kaleye gidebildi. Şaskınlıktan büyümüş gözleriyle yere çöktü. Herkes bağırmaya devam etti, "İkinci kaleye koş, ikinci kaleye koş" Nefes nefese Shay zorlukla ikinci kaleye koşabildi. Shay ikinci kaleye geldiği sırada açık sahada diğer takımdan biri topu almıştı ... takımın en küçüğü olan bu çocuk kahraman olma şansını elinde tutuyordu. Topu ikinci kaledeki adamına atabilirdi ama top atıcısının niyetini anladığından o da kasıtlı olarak topu üçüncü kaledeki arkadaşının başının üzerinden attı. Herkes bağırıyordu, "Shay, Shay, Shay, bütün yolu koş Shay" Karşı takımdan birinin yardım ederek onu üçüncü kaleye doğru döndürmesiyle Shay üçüncü kaleye koşabildi, "Üçüncüye koş! Shay, üçüncüye koş!" Shay üçüncüye gelirken diğer takımdakı çocuklar ve seyirciler ayağa kalkmışlardı ve bağırıyorlardı, "Shay, hepsini koş! Hepsini koş!" Shay hepsini koştu ve oyunu takımı için kazanan bir kahraman olarak herkes tarafından alkışlandı. "O gün", dedi babası, gözlerinden yaşlar aşağıya doğru süzülerek, "iki takımdaki çocuklar da dünyaya bir parça sevgi ve insanlık getirmeyi başardılar". Shay bir sonraki yaza yetişemedi. O kış öldü. Bir kahraman olduğunu ve babasını mutlu ettiğini ve eve geldiğinde annesinin de gözyaşları içinde onu kucakladığını asla unutmadı.
Bilgin bir adam bir zamanlar demişki: Her toplum, kendilerinden daha az şanslı olanlara nasıl davrandığıyla değerlendirilir.
ÇANAKKALE’DEN YAŞANMIŞ BİR HİKÂYE
Kocadere Köyü’nde büyük bir sargı yeri kuruluyor. Kimi Urfa’lı, kimi Malatyalı, kimi Halep’li çok sayıda yaralı getiriliyor. Bunlardan biri Lâpseki’nin Beybaş Köyü’ndendir. Ve yarası oldukça ağırdır. Zor nefes alıp vermektedir. Alçalıp yükselen göğsünü biraz daha tutabilmek için komutanının elbisesine yapışır. Nefes alıp vermesi oldukça zorlaşır. Ama tane tane kelimeler dökülür dudaklarından. “Ölme ihtimalim çok fazla.. Ben bir pusula yazdım… Arkadaşlarıma ulaştırın…” Tekrar derin nefes alıp, defalarca yutkunur. Ben köylüm Lâpseki’li İbrahim. Onbaşımdan 1 Mecit borç aldıydım kendisini göremedim. Belki ölürüm, ölürsem söyleyin hakkını helâl etsin. “Sen merak etme evladım”der komutanı, kanıyla kırmızıya boyanmış alnını eliyle okşar. Ve az sonra komutanının kollarında şehit olur ve son sözü de “Söyleyin hakkını helâl etsin” olur. Aradan fazla zaman geçmez. Oraya sürekli yaralılar getiriliyor. Bunlardan çoğu daha sargı yerine ulaştırılamadan şehit düşüyor. Şehitlerin üzerinden çıkan eşyalar, künyeler komutana ulaştırılıyor. İşte yine bir künye ve yine bir pusula. Komutan gözyaşlarını silmeye daha fırsat bulamamıştır. Pusulayı açar, hıçkırarak okur ve olduğu yere yığılır kalır. Ellerini yüzüne kapatır, ne titremesine ne de gözyaşlarına engel olamaz. Pusuladaki not; Ben Beybaş Köyü’nden arkadaşım Halil’e 1 Mecit borç verdim. Kendisi beni göremedi. Biraz sonra taarruza kalkacağız. Belki ben dönemem. Arkadaşıma söyleyin ben hakkımı helâl ettim. BİZ BU OLAYIN NERESİNDEYİZ?
IŞIĞI YANAN EVLER
Prf Dr. Saffet Solak anlatıyor; Tıp fakültesini yeni bitirmiş, pratisyen hekim olarak ilk görev yaptığım yere, Konya"ya bağlı bir beldenin sağlık ocağına gitmiştim. Gençtim, bekârdım. Küçük bir beldeydi gittiğim yer. İlk gece bir eve misafir olmuştum. Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi. Akşam yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş,sohbetler edilmişti. Üzerimde yol yorgunluğu, geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı. Saatler ilerliyor, ağır bir uyku beni içine çekiyordu.Ev sahibine bir şey de diyemiyordum. Bir müddet daha geçti;yine bir hareket yoktu. Evin büyüğü olan Hacıanneye sıkılarak: "Anneciğim, sizin buralarda kaçta yatılıyor?" dedim. Hacıanne: "Evlâdım treni bekliyoruz.Az sonra tren gelecek, onu bekliyoruz" dedi. Merak ettim, tekrar sordum: "Trenden sizin bir yakınınız mı inecek ?" Hacıanne: "Hayır evlâdım, beklediğimiz trende bir tanıdığımız yok.Ancak burası uzak bir yer. Trenden buraların yabancısı birileri inebilir.Bu saatte, yakınlarda, ışığı yanan bir ev bulmazsa,sokakta kalır.Buraların yabancısı biri geldiğinde, "ışığı yanan bir ev“bulsun diye bekliyoruz."Konya Ovası"nda, ya da bir başka yerinde Türkiye"nin,trenden inen yabancılar için "Işığı yanan evler“yerinde hâlâ duruyor mudur? Yabancılar, yorgun bedenlerini yün yataklarda dinlendirmeye devam ediyorlar mı? Aç bir köpeğin önüne bir kap yemek bırakan kadınlar yaşıyorlar mı? Kuşlara yuva yapan mimarlar sahi şimdi neredeler? Bu güzel insanlar, atlarına binip gitmişler. Bizler, atlarına binip giden güzel insanlara sahip bir medeniyetin yetimleriyiz. Çekip gidenlerin doldurulmamış boşluklarında savrulup duran yoksullarız. Şâir öyle diyordu: "Güzel insanlar, güzel atlara binip gittiler." Şimdi bu güzel insanlar, neden ve nasıl atlarına binip gittiler? Onları ne yıldırdı da bir daha dönmemek üzere, sessiz sedasız gittiler? Ey güzel yurdumun güzel insanları! Neredesiniz?
ANNEMİN DİKTİĞİ ÖPÜCÜKLÜ GİYSİM...
Gözlerinde yaşlarla “Giysimi beğendiniz mi?” diye sordu yoldan geçen bir yabancıya. “Annem onu benim için özel olarak dikti.” Yoldan geçen yaşlı bayan, kendisine seslenen küçük kıza gülümseyerek baktı. “Evet, çok güzel bir elbisen var yavrum” dedi ve sordu: “Ama söyler misin, neden ağlıyorsun?” Küçük kız sesi titreyerek yanıtladı: “Çünkü… Bu elbiseyi bitirdikten sonra annem gitmek zorunda kaldı.” Yaşlı bayan, küçük kızı avutmak istedi: “Anlıyorum, yavrum” dedi. “Fakat üzülme… Eminim annen senin gibi küçük ve sevimli bir kızı uzun süre bekletmeyecek, hemen dönecektir…” Küçük kız başını iki yana salladı: “Hayır teyzeciğim, anlamıyorsunuz” dedi. “Babam annemin bir daha gelmeyeceğini söylüyor. O şimdi cennette, büyükannemle dedemin yanındaymış.” Yaşlı bayan, küçük kızın ağlama nedeninin anlayınca eğildi, kolunu onun omzuna doladı ve “giden anne” için o da ağlamaya başladı. Sonra küçük kız, yaşlı bayanı şaşırtan bir davranışla ağlamasını birden kesti, ondan bir iki adım geri çekildi ve yavaş bir sesle şarkı söylemeye başladı. O denli yavaş bir sesle söylüyordu ki şarkısını neredeyse fısıldıyor sanırdınız. Şarkı, bir yavru kuşun şarkısıydı ve küçük kızın sesi, yaşlı bayanın o güne değin duyduğu belki de en güzel sesti… Şarkısı bitikten sonra küçük kız, yaşlı bayana küçük bir açıklama yaptı: “Bu şarkıyı bana annem gitmeden önce öğretmişti ve kendi de sık sık söylerdi” dedi. “Benden kendisine söz vermemi istemişti. Ağladığım zaman, hemen bu şarkıyı söylememi istemişti benden. Çünkü ne zam ağlarsam, bu şarkıyı söylediğimde göz yaşlarımın hemen dineceğini söylemişti.” Küçük kız, bunları söyledikten sonra gözlerini gösterdi: “Bakınız” dedi. “Göz yaşlarım hemen kurudu bile!” Yaşlı bayan gitmek üzere kalktığı zaman küçük kız neredeyse yalvarırcasına eteklerinden tuttu onu. “Bayan bir dakika daha kalır mısınız lütfen?” dedi. “Size bir şey göstermek istiyorum.” Sonra parmağını ucuyla, giysisinde bir noktayı gösterdi: “Bakın, annem işte tam burayı öpmüştü” dedi. Sonra bir başka noktayı gösterdi: İşte burada da bir öpücüğü var, sonra burada da ve şurada da… Şurada da, burada da , burada da… Bunlar hep öpücük, öpücük, öpücük dolu… Bu giysimin her yeri annemin giysileriyle dolu. Beni ağlatabilecek her neden için annem bu giysimin bir yerine öpücük koydu.” Yaşlı bayan, o anda yalnızca bir giysiye bakmadığını anladı. Dönmemek üzere gideceğini bilen ve annesiz kalacak kızın karşılaşacağı acıları hafifletebilmek için onun yanında olamayacağını, ona öpücük veremeyeceğini düşünen bir anneye ve o anneyi görüyordu küçük kızın giysisinde… “Giysimi beğendiniz mi?" Yaşlı bayan aklına o an, küçük kızın sorduğu bu ilk soru geldi. Ve sorunu yanıtını, içinden kendi kendine verdi. O güne değin böylesine gösterişsiz, böylesine anne sevgisiyle donanmış ve ve böylesine çok sevdiği bir giysi görmemişti.
EVLİYA
Yaşlı adamın hastalığına çare bulunamayınca,kendisine evliya denilen birinin adresini vermişler. Söylenenlere göre en ağır hastalar o zatın duasıyla iyileşebiliyormuş. İhtiyar adam verilen adresi çaresizlik içinde cebine atıp doktorun yanından ayrıldığında, sokağın köşesinde simit satan 6 - 7 yaşlarındaki bir çocuğa rastladı. Çocuk son derece masum gözlerle kendisine bakıyor ve onu tanıyormuş gibi gülümsüyordu. Adam, o yaştaki çocukların tamamen günahsız olduğunu düşünerek yoluna devam ederken, aniden duruverdi. Simitçinin üzerindeki eski tişörtün üzerinde bir "E" harfi yazılıydı. Ve bu "E" mutlaka evilyanın "E" si olmalıydı... Aradığı evliyaya bu kadar çabuk ulaşmanın heyecanıyla yanına gidip bir simit aldıktan sonra;
- "Doktorlar benim hasta olduğumu söylediler," dedi. "İyileşmem için bana dua eder misin?"
Çocuk bu teklif karşısında şaşırmışa benziyordu. Kafasını olur der gibi sallarken;
- "Bende sık sık hastalanıyorum," diye karşılık verdi."Ama dedem, Allaha inananların ölünce yıldızlara uçtuklarını ve orada cenneti seyrettiklerini söylüyor. Bu yüzden korkmuyorum hastalıklardan." Adam içinin bir anda ferahladığını hissetti. Onun soğuktan moraran yanaklarına bir öpücük kondururken ;
- "Deden çok doğru söylemiş," dedi. "Ama ben yine de yardım istiyorum senden."
Çocuk, duasının kıymetini anlamış gibiydi. Karşı kaldırımdan geçmekte olan baloncuyu gösterek ;
- "Size dua edeceğim" diye cevap verdi. "Ama eğer iyileşirseniz, bana 10 tane balon alacaksınız , tamam mı?"
Bu sefer adam başını salladı. Fakat çocuk bu kadar büyük bir hazineyi istemekle haksızlık yaptığına hükmetmişti. Mahcubiyetten kızaran yanaklarını elleriyle örtmeye çalışırken ;
- "Uçan balon almanıza gerek yok," diye devam etti. "Normalinden 10 tane istemiştim. "
Adam elini uzatarak çocukla tokalaştı. Anlaşma nihayet yapılmış, ayrıntılara geçilmişti. Buna göre hastalıktan kurtulması halinde 6 ay sonraki ramazan bayramında çocukla buluşacak ve her hangi bir sebeple gelemediği takdirde, önceden hazırlanan balonların ona ulaşmasını veya postalanmasını sağlayacaktı.
Adam küçük çocuğun adını ve adresini bir kâğıda yazdıktan sonra, başını okşayarak onunla vedalaştı.
Aradan soğuk bir kış geçip ramazana ulaşıldığında ,adamın hastalığından eser bile kalmamıştı. Hayata tekrar dönmenin sevinciyle en güzel balonlardan bir paket hazırladı ve bayramın ilk gününü iple çekerek randevü yerine gitti. küçüklerin cıvıl cıvıl kaynaştığı bayram yerindeki diğer simitçiler,çocuğu tanımıyordu. Adam onu biraz ilerdeki bakkala sorduğunda , dükkân sahibi ;
- "Ciğerleri hastaydı yavrucağın," dedi. "Geçen hafta aniden ölüverdi."
Adam bir anda beyninden vurulmuşa döndü. Ve koşar adımlarla orayı terkederken , önüne çıkan ilk baloncuya bir tomar para uzatıp;
- "Şu uçan balonlardan 10 tane istiyorum," dedi. "Çabuk ol, gecikmeden ulaşmalı yerine."
Adam, satıcının aceleyle uzattığı balonların iplerini birbirine düğümledikten sonra, onları besmeleyle gökyüzüne bıraktı. Bayram yerindeki herkes gibi baloncu da şaşkındı. Sonunda dayanamayıp ;
- "Ne yaptığınızı anlayamadım." dedi. "Neden bıraktınız onları öyle?"
Adam, nazlı nazlı yükselmekte olan balonları buğulu gözlerle takip ederken ;
- "Onları bekleyen küçücük bir dostum var," diye mırıldandı. "Hemde evliya gibi bir dost. Balonları adresine postaladım sadece."
ÇOK İLGİNÇ!
İki keşiş ırmak kenarında yürümektedirler. Kuvvetli akıntı yüzünden ırmak iyice derinleşmiştir ve bir kız karşıya geçmeye çalışmaktadır. Keşişlerden biri hemen fırlar, kızı kucaklar ve hemen karşıya geçirir. Sonra keşişler kendi yoluna kız kendi yoluna gider. Yolda diğer keşiş bozuk, düşünceli sessizlik içindedir., sonra dayanamayıp, “Bir kadını böyle taşıyarak tapınak kuralların çiğnediğinin farkında mısın?” diye sorar. Diğer keşiş cevap verir.”Evet ama ben onu ırmağın öbür yakasında bırakmıştım, sense hala taşıyorsun.”
BAKMAK VE GÖREBİLMEK
Hastanenin bir koğuşunda üç kötürüm bulunuyordu. Bunlardan koğuşa ilk gelen pencerenin önüne, ikinci ortaya, üçüncüsü ise kapı kenarına yatırılmıştı. Ortadaki hasta iyimser bir adam olduğu için neşeli konuşmalarıyla ötekileri de eğlendiriyor ve kederlerini azaltmaya çalışıyordu. Soğuk bir kış gecesi, pencerenin yanındaki hasta öldü. Onu kaldırdıktan sonra ortadaki hastayı pencerenin önüne, kapının yanındakini de ortaya yatırarak boşalan yere yeni bir hasta getirildiler. Pencere önüne alınan iyimser adam, dışarıda gördüklerini arkadaşlarına anlatmaya başladı. Yol kenarındaki parkı, dev çınar ağaçlarını, cıvıldaşan kuşları, işlerine koşan insanları ve karşı dağlardaki çiçek dolu tarlaları uzun uzun anlatarak çaresiz durumdaki arkadaşlarını rahatlatıyordu. Adam, kısa bir süre sonra, gelip geçenlere isim takmaya başladı. Öteki hastalar, artık sabah işe gidenlerin, seyyar satıcıların ve akşam vakti yorgun argın eve dönenlerin öykülerini dinlemeye onları gözleri önünde canlandırabiliyorlardı. Kısa süre sonra hastanenin ruha ağırlık veren havası dağılmış ve bir türlü geçmek bilmeyen can sıkıcı saatleri tatlı öyküler doldurmuştu. Bir gün, ortadaki hastanın aklına bir fikir geldi. Eğer pencerenin önündeki hastaya bir şey olursa oraya kendisi geçecek ve onun öykülerini dinlemektense dışarıdaki renkli ve canlı yaşamı kendi gözleriyle görecekti. Bu düşünce, günlerce kafasında yer etti. Yattığı yerden hep bunu düşünüyor ve çareler araştırıyordu. Sonunda onu da buldu. Pencerenin önündeki hastaya bazen bir kalp krizi geliyordu. Adam, bu durunda komidinin üzerindeki ilacına güçlükle uzanıyor ve oda da hasta bakıcı bulunmadığı için ilacını kendisi alıyordu. Bir gece, pencere önündeki hastaya yine bir kiriz geldiğinde ortadaki hasta büyük bir gayretle doğrularak onun ilacı deviriverdi. Şişe yere düşmüş ve param parça olmuştu. Ertesi sabah, pencerenin önündeki hastayı ölü buldular. Ve kaldırdıktan sonra, ortada yatan hastayı cam kenarındaki yatağa geçirdiler. Adam, göreceği manzarayı heyecanıyla dışarıya baktığında, beyninden vurulmuşa dönündü. Pencerenin birkaç metre ötesinde simsiyah bir duvardan başka bir şey yoktu.
KUYUMCU
Vaktiyle bir bilge hoca, yıllarca yanında yetiştirdiği öğrencisinin seviyesini öğrenmek ister. Onun eline çok parlak ve gizemli görüntüye sahip iri bir nesne verip: "Oğlum" der, "Bunu al, önüne gelen esnafa göster, kaç para verdiklerini sor, en sonra da kuyumcuya göster. Hiç kimseye satmadan sadece fiyatlarını ve ne dediklerini öğren, gel bana bildir. Öğrenci elindeki ile çevresindeki esnafı gezmeye başlar. İlk önce bir bakkal dükkanına girer ve "Şunu kaça alırsınız?" diye sorar . Bakkal parlak bir boncuğa benzettiği nesneyi eline alır; evirir çevirir; sonra: "Buna bir tek lira veririm. Bizim çocuk oynasın" der. İkinci olarak bir manifaturacıya gider. O da parlak bir taşa benzettiği neneye ancak bir beş lira vermeye razı olur. Üçüncü defa bir semerciye gidir: Semerci nesneye şöyle bir bakar, "Bu der "benim semerlere iyi süs olur. Bundan "kaş dediğimiz süslerden yaparım. Buna bir on lira veririm." En son olarak bir kuyumcuya gider. Kuyumcu öğrencinin elindekini görünce yerinden fırlar. "Bu kadar değerli bir pırlantayı, mücevheri nereden buldun?" diye hayretle bağırır ve hemen ilâve eder. "Buna kaç lira istiyorsun?" Öğrenci sorar: Siz ne veriyorsunuz?" "Ne istiyorsan veririm." Öğrenci, "Hayır veremem." diye taşı almak için uzanınca kuyumcu yalvarmaya başlar: "Ne olur bunu bana satın. Dükkânımı, evimi, hatta arsalarımı vereyim." Öğrenci emanet olduğunu, satmaya yetkili olmadığını, ancak fiyat öğrenmesini istediklerini anlatıncaya kadar bir hayli dil döker. Mücevheri alıp kuyumcudan çıkan öğrencinin kafası karma karışıktır. Böylesi karışık düşünceler içinde geriye dönmeye başlar. Bir tarafta elindeki nesneye yüzünü buruşturarak 1 lira verip onu oyuncak olarak görenler, diğer tarafta da mücevher diye isimlendirip buna sahip olmak için her şeyini vermeye hazır olan ve hatta yalvaran kişiler.. Bilge hocasının yanına dönen öğrenci, büyük bir şaşkınlık içinde başından geçen macerasını anlatır. Bilge sorar: "Bu karşılaştığın durumları izah edebilir misin?" Öğrenci: "Çok şaşkınım efendim, ne diyeceğimi bilemiyorum, kafam karmakarışık" diye cevap verir. Bilge hoca çok kısa cevap verir: "Bir şeyin kıymetini ancak onun değerini bileni anlar ve onun değeri bilenin yanında kıymetlidir." Her insanın hayatında varlığını ve değerini bilen, hisseden, fark eden kuyumcular mutlaka vardır. Mesele kuyumcuyu bulmaktadır...
ÇİRKİN ADAM
Mosses Mandelsohn hiç yakışıklı bir adam değildi. Çok kısa boylu olmasının yanı sıra çok garip bir de kamburu vardı. Moses, günün birinde Hamburg’da yaşayan bir işadamını ziyarete gitti. İşadamının Frumtje adında bir kızı vardı. Moses kıza umutsuz bir aşkla tutuldu. Fakat kız onun çirkin görünüşünden ürkmüştü. Değil onun sevgisine karşılık vermek, yüzüne bile bakmak istemiyordu. Ayrılma zamanı geldiğinde Moses bütün cesaretini toplayarak onunla son defa konuşma girişiminde bulundu. Fakat kızın başını kaldırıp ta yüzüne bakmamakta ısrar etmesi Moses’i çok üzdü. Güçlükle başarabildiği konuşması sırasında çirkin aşık bu güzel kıza bir soru sordu; Evliliklerin kutsal bir özelliği olduğuna inanırmısınız? “Elbette” diyerek cevapladı kız. “Ben de inanırım” dedi Moses ve ekledi: “Biliyormusunuz? Her erkek çocuk doğduğunda Allah onun evleneceği kişiyi belirlermiş. Benim doğduğumda da evleneceğim kızı belirlemiş ve bana “Senin karın kambur olacak” demiş. O zaman ben bir istekte bulunmuşum Allah’tan; Allah"ım kambur kadın trajedi olur. Ne olursun onun kamburunu bana ver ve onu güzel bir hanım yap!” demişim. Moses’in bu sözlerinden sonra Frumtje gözlerini yerden kaldırdı, onun gözlerinin içine baktı ve gülümsedi. Daha sonra da onun sevgili eşi oldu. Bu hikaye bir “Peri Masalı” değil, ünlü Alman Besteci Mendessohn’un büyükbabasıyla, büyükannesinin evlenmelerinin hikayesidir.
ŞİMDİLİK(Gözyaşlarınızı Tutamayacaksınız!)
İlkokulda okuyan oğlum, yakın arkadaşlarından birini eve getirmişti. Ödevleri bittiğinde küçük misafirimizi konuşturmak gayesiyle, “Bisikletin var mı?” diye sordum. “Tatil yakın biliyorsun.”Sorumla fazla ilgilenmemiş görünerek,”Annem şimdilik yeterli paramız olmadığını söyledi!”dedi. “Herhalde daha sonra alabiliriz!” Çocuğun bu sözleri durumlarının yakında düzeleceğine dair inancını gösteriyordu. Hele kullandığı “şimdilik” ifadesinde kuvvetli bir teslimiyetin izleri vardı. Daha sonra ona parkta rastladım. Çimenlerin üzerine çömelmiş karıncaları seyrediyordu. Beni fark ettiğinde yavaşça yanına sokuldum ve okula babasıyla gidip gitmediğini sordum. “Babam kaza geçirdiği için hastanede yatıyor!”dedi. “Okula şimdilik yalnız gidiyorum!” Tatile bir hafta kala onu tekrar gördüm. Tertemiz giyinmiş, saçlarını da ortadan ayırmıştı. “Yanağını okşayıp bugün çok şıksın” dedim. “Yoksa babanı görmeye mi gidiyorsun?” Çocuğun hafif bir tebessümden sonra söylediği sözler, dünyayı yaşanmaya değer hale getiren iman nimetinin bütün güzelliğini sergileyerek kulaklarımda yankılandı.”Hastaneye gitmiyorum efendim! Babam öldüğü için şimdilik göremeyeceğim!”
“GICIK”LIĞI ELE VEREN 25 ŞEY
1.Sırıtmak. 2. Peş peşe soru sormak. 3.Haddini aşmak. 4.Hatasını savunmak. 5.Kaş göz işaretleriyle iletişim kurmak. 6. Vücudunu yerli yersiz oynatmak, gereksiz yere dikkat çekmek. 7.Övünmek. 8.”O senin sorunun!” sözünü fazla kullanmak. 9. Bencillik. 10. Üstüne vazife olmayan işlere karışmak ve ortamı iyice karıştırmak. 11. Bir problem halinde kendini temize çıkarmak. 12. Hava atmak. 13. Görmemişlik. 14. Çok konuşmak ama hiçbir şey anlatamamak 15. Aşırı meraklılık. 16. İyilikleri ve yardımları törene dönüştürmek. 17. Fazla abartmak. 18. Hiçbir şeyden mutlu olmamak. 19. Olumsuza odaklanmak, felaket tellallığı. 20. Alaycılık. 21. Bir meseleyi haddinden fazla uzatmak. 22. Bol atmasyonlu konuşmak. 23. Her konuda ahkam kesmek, ukalalık. 24. Yapmacık tavırlar. 25. Samimiyetsizlik.
LİDER AMA...
Hikaye bu ya, adamın biri rüya görür ve tabirciye gider. Şöyle bir yüzüne baktıktan sonra "Sen birgün milyonlarca insanın ölümüne sebep olacak bir şey yapacaksın!" der. Adam bunu duyunca dünyası yıkılır ve intihar etmeye karar verir. En yakın tren yoluna giderek raylara oturup treni beklemeye başlar. O anda rayların üzerinde oynayan bir çocuk görür, trenin de geldiğini farkedince intiharı unutup,koşarak çocuğu kucaklar ve onu raylardan uzaklaştırır. Sonra da ölümden kıl payı kurtardığı çocuğu azarlar. "Oğlum buralarda oynamanın çok tehlikeli olduğunu bilmiyor musun?!"der sonra onu korkuttuğunu düşünüp gönlünü almaya çalışarak başını okşayıp sorar:"Adın ne senin oğlum?"Çocuk sakin bir sesle adını söyler."Adolf...
DELİK POTAKAL
Mustafa daha küçük çocukken güzelliği ve bu güzelliğin etrafa saçtığı ışıkla seçilmiş bir çocuktu. Bir gören bir daha başını çevirir bakar, sonra dikkatli ve ihtiyatlı bir kimseyse “maşallah” der bununla da yetinmez maşallahına bir de sübhanallah eklerdi böyle bir çocuktu. Ana babası Konya’nın tanınmış sayılan ve sevilen insanlarıydı. Haramı helalden seçmesini bilen faziletli, hal ehli kimselerdi. Mustafa biraz boylanıp poslanıp mahalleye, diğer çocukların içine karıştığında arkadaşları onu çok sevdiler. Yaramaz atik tetik bir çocuktu. Ancak bir huyu vardı nerede kırbalarını doldurmuş bir saka görse dayanamaz neye yapar eder kırbayı deler zavallı sakacığın karına kesat karıştırırdı. Bir iki derken çocuk iyice bunu zevk edinmişti. Elinden kimse kurtulamıyor kaçınca kimse tutamıyordu. Hiçbir saka da bu güzel yüzlü çocuğa el kaldırıp onu bir güzel pataklamaya kıyamıyordu. Sonun da sakalar toplanıp mahallenin büyüklerinden birine durumu anlattılar. Oda akşamüzeri güzel Mustafa’nın babasını çağırıp oğlunun yaramazlığını anlattı ve nazik nazik tembih etti. "Canını yakmadan onu biraz korkutuverin" Baba eve geldiği zaman düşünceliydi. Mustafa herhangi bir çocuk değildi. İşaretler ve müjdelerle bir araya gelmiş ve onun doğumuyla beraber hayatlarında pek çok şey değişmişti. Sonra kırba delmenin zararlı bir iş olduğunu da idrak edecek yaştaydı. Yemeklerini yedikten sonra bu meseleyi önce karısıyla konuşmayı uygun görerek Mustafa’nın yatmasını bekledi ve güzel çocuk uykunun derinliklerine dalınca hikayeyi hanımına aktardı. Sözünü de "Ondan şüphe edemem sende eriştiği tecelliyi görüyorsun çocuk bunu kendi kusurundan değil, ya senin ya benim bir eksikliğimizin bir ayıbımızın etkisiyle yapıyor" diye bitirdi. Uzun uzun derin derin düşündüler her ikisi de bir bütün hayatlarını hatırlamaya çalıştılar. Sonra Mustafa’nın annesi birden "Hatırladım!" diye söze başladı. "Hatırladım Mustafa’m karnım da beş aylıktı karşı komşuya misafirliye gitmiştim. Lamba iskemlesinin üzerinde bir tabak yemiş duruyordu. Hiç görmemiştim, tadını da bilmiyordum onlara dışarıdan hediye gelmiş. Adını da söylediler, portakalmış. Canım çekti, belki ikram ederler diye bekledim. Ama unuttular. Bir ara odada benden başka kimse yoktu. Bir tanesini aldım, elimdeki çorap şişiyle deldim ve birkaç yudum emdim, Mustafa’m hasta olmasın diye! Az sonra ev sahibi bana nar şerbeti getirdi. Söyleyeyim dedim ama cesaret edemedim utandım!" Mustafa’nın babası gülümsüyordu. Bu masum itiraf hem hoşuna gitmiş, hem de huzurunu geri getirmişti. Karısı "Ama yarın gider helallik dilerim çocuğumuz iki yudum portakal suyunu bile kabul etmiyor. Ben portakalı deldiğim gibi oda kırba delip ayımı yaşatıyor demek! Hatta hemen şimdi gitsem iyi olur." dedi. "Yok kadınım sabah ola, hayır gele!" diye erteledi. Kocası ertesi sabah komşusundan helallik istedikten sonra kırbasının delindiğinden kimse şikayet etmedi.
MÜTHİŞ BİR HİKAYE!
Genç adam evinin alt katında marangozluk yapıyordu. Kapı ve pencere konusunda uzmandı. Fakat plastik pencereler yaygınlaşınca ahşaba rağbet azaldı. bu yüzden işler iyi gitmiyordu. Üstelik çocukları büyümüş, biri hariç okula başlamıştı. Masrafları artınca yanındaki kalfasına yol vardı. İşe biraz daha erken koyulur. Yardımcıya ayırdığı parayı çocukların harçlığına katardı. Adam bir gün çalışırken elektrik kesildi. Uzun süre beklediği halde gelmedi. Aksi gibi o akşamüzeri teslim etmesi gereken birkaç pencere vardı. Boş kalmayı sevmezdi. Planyayı yağladı, talaşları süpürdü. Biraz dinlenmek için eve çıkarken sigortaya göz attı. Eğer yanılmıyorsa bu iş normal değildi. Bir gelip sigortayı kapatmış olmalıydı. Şalteri kaldırınca atölye aydınlandı. Tahminleri doğru çıkmıştı ama bu işe bir anlam veremiyordu. Şaka dese böyle bir şaka yapılmazdı kendisini kıskanacak düşmanı da yoktu. İşe koyulduğunda yine aynı şey oldu. Ama bu sefer suçluyu görmüştü. Oğlu evden atölyeye bağlanan merdiveni sessizce inmiş ve sigortayı kapattığı sırada babasını karşısın da bulmuştu. Adam on yaşına gelmiş çocuğun böyle bir haylazlığını kabul edemezdi. Bütün günü onun yüzünden mahvolmuştu. Bir kere yapmış olsa, ses çıkartmazdı. Ama tekrarlaması, hangi yönden bakılırsa bakılsın büyük bir hataydı. Saçlarından yakalayıp sıkı bir tokat attı. Her şey onun iyiliği içindi. Belki vurduğu tokat serseri olmasını engellerdi. Adam oğlunun gözyaşlarını görmezden geldi ve eve çıktıktan sonra eşine dert yanarak “bu çocuğun okulda kimlerle düşüp kalktığını bilmemiz lazım” dedi. “eğer serbest bırakırsak başımıza büyük dertler açacak”. Adam bir süre düşündü. Sonunda en kolay yolu buldu oğlunu hiç aksatmadan tuttuğu günlüğünde arkadaşlarına ait ip ucu olmalıydı. Eşi istemese de ona kulak asmadı eve çocuğunun günlüğünü okumaya başladı. Oğlu en son sayfada “bu gece kötü bir rüya gördüm” yazmıştı. “atölyede çalışırken babamı elektrik çarpıyordu. Allah’ım, onu koru! Ben elimden geleni yapacağım!”
TERZİ HİKAYESİ Bernard Shaw a sormuşlar: -Efendim! dünyada en çok kimi seversiniz? -"Terzimi severim." diye yanıtlamış. Soruyu soranlar şaşırmış: -Üstadım! Dünyada sevecek o kadar çok insan varken bu terzi de nereden çıktı? -Dostlarım! ben terzimi severim. Çünkü her gittiğimde benim ölçümü yeniden alır. Ama ötekiler öyle değildir. Birkez benim hakkımda karar verirler. Ölünceye kadar da beni hep aynı gözle görürler.
BEBEĞİN YALNIZLIĞI Büyükşehirlerin acımasızlığı mı, hayat standartlarımız mı, yaşam koşullarının ağırlığı mı, yoksa kanaat kavramımızın ciddi yara alması mı? Ne derseniz deyin! Ama bir gerçek var ki değerlerimizi daha küçükken kaybediyoruz. Sonucunda bencil, yalnız, güvensiz, maddiyatı yaşamının göbeğine koymuş bir insan olarak hayatımızı tüketiyoruz.. Söylediğim gibi daha bebekken başlıyor; Ailenin tek ve son bebeğiydi. 18 aylık olunca konuşmaya başlamış ve söylediği ilk kelime, hayatta en çok sevdiği kişininki olmuştu: ANNE. Bebek aynı bedenin bir parçası olduğunu idrak edemiyordu ama onu canı kadar sevdiğini ve onsuz yapamayacağını çok iyi biliyordu. Allah’ım sütünü içtikten sonra onun sıcacık kolları arasında uyumak ve uyandığında yine onu başucunda görmek ne doyulmaz bir saadetti! Bebeğin mutluluğu fazla uzun sürmedi. Annesi onun masraflarını bahane ederek babasının “şef” olduğu bankada çalışmaya başlamış ve “erkeklere taş çıkaran yaman iş kadını” olmuştu. Artık yavrucak, sabahları gözünü açtığında kendisini öpücüklere boğan gül kokulu annesinin yerine, plastik kokulu bir çiklet çiğneyen ve “dadı” olduğunu söyleyen kara-kuru bir kadınla karşılaşıyordu. Bu durumda çocuğun yapabileceği tek şey, avazı çıktığı kadar bağırıp ağlamaktan ibaretti. Fakat gözüne dadıdan çok cadı gibi görünen o kadının kemikli parmaklarıyla attığı ustalıklı çimdikler onu doğduğuna bin defa pişman ediyordu. Bebek bir ay zarfında diğer çocuklardan farklı olarak ağlamamayı öğrenmiş, annesine kavuşacağı saate kadar dadısıyla birlikte TV seyretmeye alışmıştı. Babası nüfus artışını “memleketin geleceği için bir tehlike” olarak gördüğünden oldum olası bebeğe soğuk davranır ve arasıra uzaktan laf atmanın dışında ona pek yüz vermezdi. Bu sebeple yavrucak tek tesellisi olan annesinin dönüşünü dört gözle bekler, kucağına atılmakta gecikmemek için dış kapının yanında oyalanırdı. Fakat artık buram buram sigara dumanı kokan annesi gelir gelmez ev işlerine koyulur, onu alelacele doyurduktan sonra kendi odalarından çıkartıp, yan odaya aldıkları yatağına bırakırdı. Bebek bu durumda yine ağlamamaya çalışır ve eskiden anneciğinden duyduğu o güzelim ninnileri mırıldanarak uykuya dalardı. Bebek 2 yaşına bastığında annesi ona kafesinde zıplayıp duran bir muhabbet kuşu hediye etti. Artık yavrucak asık suratlı dadısının yerine onunla konuşuyordu. “Anne bankaya gitti. Anne bankaya gitti!” Diyerek şikâyette bulunuyordu. Anne ve babası bu isabetli hediyelerinden dolayı yavrularının YALNIZLIK çekmediğine inanıyor, bu yüzden yeni aldıkları arabanın taksitlerini kolaylaştırmak için tatil günlerinde de mesai yapıyorlardı. Kuş belki de ayrı bırakıldığı sevdiklerine kavuşabilmek gayretiyle günün birinde kafesin açık bırakılan kapısından uçup gitti. Son arkadaşını kaybeden bebeğin onu yakalamak için uzanan elleri havada kalmış, uzun zamandır dökülmeyen gözyaşları inci gibi ardı ardına sıralanmıştı. Kuşun uçtuğu yöne doğru mahzun mahzun bakarken şöyle mırıldandı bebecik.”KUŞ DA BANKAYA GİTTİ, KUŞ DA BANKAYA GİTTİ, KUŞ DA BANKAYA GİTTİ!...”
ÜÇ HEYKEL İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar,ama her fırsatta birbirlerini rahatsız ederlerdi. Doğum günleri, bayramlar da ilginç armağanlar öndererek,karşıdakine zekâ gösterisi yapma fırsatlarıydı. Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını huzuruna çağırdı. İstediği, birer karış yüksekliğinde, altından, birbirinin tıpatıp aynısı üç insan heykeli yapmasıydı. Aralarında bir fark olacak ama bu farkı sadece ikisi bilecekti. Heykeller hazırlandı ve doğum gününde komşu ülke hükümdarına gönderildi. Heykellerin Yanına bir de mektup konmuştu. Şöyle diyordu heykelleri yaptıran hükümdar: "Doğum gününü bu üç altın heykelle kutluyorum. Bu üç heykel birbirinin tıpatıp aynısı gibi görünebilir. Ama içlerinden biri diğer ikisinden çok daha değerlidir. O heykeli bulunca bana haber ver." Hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttırdı.Üç altın heykel gramına kadar eşitti. Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa çağırttı.Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle incelediler ama aralarında bir fark göremediler. Günler geçti. Bütün ülke hükümdarın sıkıntısını duymuştu ve kimse çözüm bulamıyordu. Sonunda, hükümdarın fazla isyankâr olduğu için zindana attırdığı bir genç haber gönderdi. İyi okumuş, akıllı ve zeki olan bu genç, hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı. Başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırttı. Genç önce heykelleri sıkı sıkıya inceledi, sonra çok ince bir tel getirilmesini istediTeli birinci heykelciğin kulağından soktu,tel heykelin ağzındançıktı. İkinci heykele de aynı işlemi yaptı.Tel bu kez diğer kulaktan çıktı. Üçüncü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden dışarı çıkmadı. Ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor, oradan öteye gitmiyordu. Hükümdar heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı yazdı: "Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir. Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul değildir. En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır.
Bu değerli hediyen için çok teşekkür ederim."
NEDEN BEN?
Efsane Wimbledon"un ilk zenci Şampiyonu Arthur Ashe kan naklinden kaptığı AIDS"den ölüm döşeğindeydi.. Hayranlarından biri sordu.. "Allah böylesine kötü bir hastalık için neden seni seçti?" Arthur Ashe cevap verdi..
"Tüm dünyada 50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar, 5 milyonu tenis oynamayı öğrenir, 500 bini profesyonel tenisçi olur, 50 bini yarışmalara girer, 5 bini büyük turnuvalara erişir, 50"si Wimbledon"a kadar gelir, 4"ü yarı finale, 2"si finale kalır. Elimde şampiyonluk kupasını tutarken Allah"a "Neden ben?" diye hiç sormadım. Şimdi sancı çekerken, Allah"a nasıl "Niye ben?" derim?.
Mutluluk insanı tatlı yapar. Başarı ışıltılı.. Zorluklar güçlü.. Hüzün insanı insan yapar, yenilgi mütevazı.. Allah"a asla "Neden ben?" diye sormayın. Ne olacaksa olur.
YOL Hamalsan iki şey önemli oluyor senin için:
Yük ve yol...
Ancak sırtına aldığın yükle bu mesafeyi aşabilirsen, ücret mevzu bahis oluyor. Aksi olursa, cereme çekiyorsun! Bunu düşünüyordum. Yanımdaki hamalla yola çıktık. İhtiyardı. Kendinden büyük bir yük almıştı. Benim sırtımda ise birkaç bavul vardı sadece, onunkinin çeyreği... Diyordum ki içimden "Çok gitmeden kıvrılırsa titreyen bacakları, yüklenirim sırtındaki yükün yarısını!.." Nitekim, çok geçmeden dedi ki: "Mola vakti. Gel biraz dinlenelim!. .. "Ne molası, dedim ona hayretle. Ben daha terlemedim!. . "Sözüme aldırmadı. Durdu. Çöktü. Salarken yükünün ipini "Sen de dinlen hadi" dedi. Benim canım sıkılmıştı bu işe.Genç olduğumu, ondan kuvvetli olduğumu, bunun gibi bir bunakla yola çıkmamın ne büyük hata olduğunu düşünüyordum. O ihtiyar, bir bacağını azıcık uzatmış halde sessizce dinleniyorken, ben huzursuz bir şekilde ayakta dolanıyordum. Bir saat kadar sonra yine durdu,oturdu, dinlendi. Ben kızgınlıkla dolandım etrafında... "Yükünü indirip sen de dinlen", demesine aldırmadım,ona daha çok kızdım... Sonra yine durdu. Bana da "dinlenmemi" söyledi yine ama dinlenmedim. Yarım saat sonra "dinlenelim mi" diye sordu, aksi aksi başımı salladım... Kaçıncı molasıydı hatırlamıyorum, birden bire dizlerimin bağı çözüldü. Kafamın içinde uçuşan kara kara sinekler sustu, çöküp kaldım. Kayış kolumdan çıktı, sırtımdaki bavullar kaydı. Ne kadar zaman geçtiğini fark etmedim. Uyumuştum da uyandım mı, yoksa bayılmıştım da ayıldım mı anlamadım... Baktım kendi kocaman yükünün üzerine benim bavullarımı da bağlamıştı. Küçük tasına birazcık su koyup dudağıma dayadı, içtim. Sonra koluma girerek; "Hadi kalk, dedi. Bana yaslan. Ağır ağır gider ve bir süre sonra gene dinleniriz." Dediğini yaptım. Omzundan güç aldım, ama asıl anlattıkları iyi geldi bana. "Ben yılların hamalıyım, dedi. Nice pehlivan yapılı adamlar gördüm. Çoğu, dinlenmek istemediklerinden yükleriyle birlikte kendilerini de toprağa serdi sonunda... Yolda gördüğümüz saçılmış kuru kemiklerin çoğu, anlattığım bu insanlara ait... Halbuki bir yükü "taşımak" bizim işimiz, "altında ezilmek" değil!.. Unutma ki bir yük taşıdıkça ağırlaşır. Dinlenerek sen yükünü hafifletiyorsun! Belki günün birinde hamallığın şekli değişir. Belki o günleri ben göremem. Ama sen kavuşursan o zamanlara, aman ha, kafanın içinde de sakın yük taşıma... Akşamları bırak ve hafifle... Sabah dinlenmiş olarak yeniden tekrar taşırsın yükünü. Bizim işimiz, bugünü yarına taşımak, bugünün altında yok olmak değil. Çünkü , yarınlarda bizi bekleyenler var, taşıdıklarımızı bekleyenler var...
Gerçek şu ki, hepimiz şu hayatın hamallarıyız..
BİR DEVE ÖYKÜSÜ(LİDER)
Liderlik konusunda dünya çapında bir araştırmaya girişen İngiliz Gazeteci, Sina Çöllerinde karşılaştığı yaşlı bir Bedevi’ye ”Lider kime denir?” diye sorar. Bedevi, bu soruyu bir öykü ile yanıtlamayı önerir. Gazeteci kabul edince, anlatmaya başlar: Benim gibi bir Bedevi, devesinin üstünde ve kızgın güneşin altında, Sina Çölü"nde yol almakta iken birden ufuk çizgisi kararır. Gökyüzünde nadiren görülen kuşlar, bu kez toplu halde, karanlığın önünden kaçabilmek için telaşla kanat çırpmaktadır. Deneyimli Bedevi bu alametlerin, şiddetli bir kum fırtınasının habercisi olduğunu hemen anlar. Deveyi çökerterek, üzerinden iner. Heybesinden aldığı sağlam bir kazığı, kızgın çöle çakar ve devesini bu kazığa sıkıca bağlar. Sonra heybeden çıkardığı küçük çadırını kurarak, içine girer ve girişteki ilikleri sıkıca düğümler. Son düğümü henüz atmıştır ki, fırtına bulundukları yere ulaşır. Küçük çadır uçacakmış gibi sarsılmakta; fırtınanın savurduğu kum taneleri, sanki delip geçecekmiş gibi, çadırın yüzeyine çarpmaktadır.
Bu kıyamette deve dillenir: “Efendi, canım çok acıyor. Hiç olmazsa çadıra başımı sokmama izin verir misin?” der. Dışarıda kalmanın ne kadar zor olduğunu gören Bedevi, devenin bu dileğini kabul ederek, düğümlerden bazısını gevşetir. Ancak, fırtına giderek daha şiddetlenmektedir. Deve sahibine tekrar yalvarır; ”Efendi, en hassas yerim boynumdur. İzin ver, boynumu da çadıra sokayım”. Biraz tereddüt eden Bedevi, bu isteğe de “Peki” der. Fırtına, sonsuza dek sürecek gibidir. Deve bu kez, daha acıklı bir sesle, yalvarır; “Efendi, ne olur, hörgücümü de çadıra sokmama izin ver”. Bedevi, bu son isteği de, kerhen kabul eder. Ancak, hörgücün içeri girmesiyle, çadırda hiç yer kalmamıştır. Bu duruma, Bedevi"den önce, deve tepki gösterir; “Efendi, artık bu çadır ikimize dar geliyor. Sen dışarı çıksan da, başının çaresine baksan!” Öyküsünü tamamlayan bilge kişi İngiliz Gazeteciye sorar: “Siz bana, Lider kime denir diye, sormuştunuz değil mi?” Gazeteci;”Evet” diyerek, başını sallayınca, yaşlı adam şu yanıtı verir; “Lider, devenin başının dahi çadıra girmesine izin vermeyen kişidir.”
SEVGİ
Bir gün bir derviş, Bir kucak dolusu elma ile bayırlar aşan bir genç kıza rastlamış…
Bozkırın sıcağında yorgunluktan al almış kızın yanakları..
“Nereye gidersin? Ne doldurdun kucağına?” Diye sormuş derviş.
Uzak bir tarlayı işaret etmiş kız: “Sevdiğim çalışıyor orada… Ona elma götürüyorum.”
“Kaç tane” diye soruvermiş derviş.
Kız şaşkın:
“İnsan sevdiğine götürdüğü şeyi sayar mı hiç?” deyivermiş..
Ve usulca koparıvermiş derviş elindeki tespihin ipini!
"ARTIK BU HAYATIN YÜKÜNÜ KALDIRAMIYORUM "DİYORSANIZ...!
“Artık bu hayatın yükünü kaldıramıyorum.”, “Üzerimde o kadar çok iş, o kadar çok baskı var ki, tarif edemem.”, “Çok sıkıldım ve bunaldım.”, “İntihar etmeyi kaç kez düşündüğümü bir bilseniz.” gibi cümleleri son zamanlarda ne kadar da sık duyar olduk. Günümüz insanı, özellikle şehirlerde, sıkıntılar içinde bir hayat yaşıyor. Felek hepimizi sıkıntı ve dertler içinde yoğuruyor.
Burak da onlardan bir tanesi. Yakın zamanda babasını yitirmiş. Kriz nedeni ile de işleri ters gitmeye başlamış. Bir dost meclisinde gördüm onu. Mahzundu, yorgundu ve bitkindi. Ölüm, ekonomik zorluklar, insanlarla arasındaki olumsuz ilişkiler nedeniyle tıkanma noktasına gelmişti. Çoğumuz gibi.
“Hocam, nedir benim derdimin çaresi?” diye sordu. Kısa bir sohbette Burak’a ne diyebilirdim ki? Belki bir daha görüşme imkânım olmayan birisine çok az bir zaman diliminde nasıl umut aşılayabilirdim?
Her zaman ki gibi öykü dağarcığımı yokladım. Burak’ın sorunlarını çözemesem de ona bu sorunlara bakacak yeni bir bakış açısı sunabilirdim. Başladım anlatmaya:
Bir vakit, eski zamanların birinde hayattan pes etmiş bir adam varmış. Sıkıntılarına çare bulamaz olmuş. Hiç kimse onun derdine deva bulamamış. Köyün birindeki bir pir-i fani bu adama bir bilgeyi önermiş. “Biraz ters gibi görünür amma sana hayatının dersini verir. Âlimlerin yıllarca öğretemediğini kısa sürede öğretiverir.” demiş. Bizim adam koyulmuş yola. Az gitmiş uz gitmiş, nihayette bilgenin bulunduğu kasabaya ulaşmış. Sormuş soruşturmuş bilgenin evini bulmuş. Bilgenin yanına varmış. Önünde diz çökmüş. “Efendim! İçimde ve hayatımda öyle sıkıntılar var ki anlatamam.” demiş. Anlatamam demiş amma uzun uzadıya da anlatıvermiş. Bilge hiçbir şey demeden dinlemiş. Sonunda:
“Git bakkaldan iki tane yarım kiloluk tuz al da gel.” demiş. Derviş bilgenin niyetinin anlamamış. İçinden, “Ne alaka! Ben derdimi anlatıyorum bilgenin dediğine bak. Adamın kafası tuzda. Herhalde kendi işini gördürecek bana.” diye söylenmiş.
Söylenmiş söylenmesine de bakkala doğru yola koyulmayı da ihmal etmemiş. Tuzu alıp gelmiş sonunda. Birazcık hışımla bırakmış bilgenin önüne. Bilge önünde duran bir tas suyu göstererek “Şimdi bu tuzlardan birini bu tasın içine boşalt ve karıştır.” demiş. Adam denileni yapmış. İşin nereye varacağını merak ediyormuş doğrusu. Bilge “Şimdi bu suyu iç.” deyince iyice öfkelenmiş. Bilge ısrar etmiş, “Derdine çözüm bulmak istiyorsan iç, yoksa bırak git.” Diye sert çıkmış. Adam mecburen içmiş çorak suyu ama içmesiyle ağzından püskürtmesi bir olmuş. “Nasıldı?” diye sorunca Bilge, “Nasıl olabilir ki, çorak tabi ki.” diye de cevap vermiş.
Bilge yüzünde hafif bir gülümseme ile “Beni takip et.” demiş. Koyulmuşlar yola. Varmışlar berrak bir göl kenarına. Bilge “Şimdi diğer tuzu göle boşalt” demiş. Adam şaşkınlık içinde denileni yapmış. “Eğil ve gölden de su iç” diye devam etmiş bilge.
Biçare adam denileni yapmış. Eğilip gölden su içmiş. Bilge gülümseme ile “Bu suyun tadı nasıl peki?” diye sormuş. Adam “Gayet güzel, sade ve leziz” diye cevap vermiş. Bunun üzerine bilge:
“Hayat da böyle evlat. Senin sıkıntıların da tuz misali. Zaman olur bu sıkıntıları azaltamazsın. Miktarını düşüremezsin. Sıkıntıyı çekmek zorunda kalırsın. Lakin yapabileceğin bir şey var: Duygularını, düşüncelerini geniş tutmak. Bakış pencereni genişletmek. Aynı tuz bir tas içinde sana sıkıntı verirken bir göl içinde etkisini bile gösteremez.”
Burak hikâye sonrasında biraz duraksadı. Umudum, sıkıntıya odaklanmak yerine hayatının geneline, geçmiş ve geleceğe, tüm duygularına ve tüm düşüncelerine yönelerek bakış açısını genişletmesiydi. Burak bir şey demedi. Sadece teşekkür etti.
Bazen biz sıkıntıları o kadar merkeze alırız ki, hayatımızın diğer alanlarını es geçeriz. Bir sineği gözüne yaklaştıran insan bir süre sonra sinekten başka bir şey göremez olur. Sanırım hayatta neye baktığımızdan ziyade nereden baktığımız önemli.
Siz nereden bakıyorsunuz hayata?
.
Yağan kar taneciklerinin her biri farklı desende ama bu farklılığa rağmen birbirleriyle münakaşa edip, dev çığ kütlelerine dönüşerek üzerimize inmiyorlar. Bilakis her bir tane, icabında salınıp süzülerek ama çarpışmadan ve çatışmadan, usul usul, son derece zarif ve nazik bir şekilde verilen adrese iniyorlar. Peki neden akıl sahibi olan bazı insanlar farklılıklarını çatışmaya dönüştürüyorlar?
KÜÇÜK ÇOCUĞUN ÇOK GİZLİ NOTLARI
Kızıma bilgisayar aldım ama sadece oyun oynuyordu. “Kızım bilgisayar sadece oyun oynamak için değildir. Klasör oluştur. Bir takım notlar vs al. Tabi arada oyun da oynayacaksın ama her zaman oyun oynarken görüyorum” Dedim. Bir müddet sonra bilgisayar da çalışma yaparken klasöre gizlenmiş dosyayı gördüm.”Aman Dikkat!” isimli dosyayı tıkladığımda ne göreyim. ”Baba; çok televizyon seyrediyorsun. Kapat biraz. Anne; mutfakta her gün tabak bardak kırıyorsun. Lütfen biraz dikkatli ol! Dede; hep aynı hikayeleri anlatıyorsun. Nolur yenilerini öğren artık! Amca; yengeme çok bağırıyorsun. O nu biraz sevsen keşke. Hala; Çok yemek yiyiyorsun, duba gibi oldun. Zayıfla lütfen! Nineciğim; çok namaz kılıyorsun. Biraz sohbet et bizimle lütfen! Öğretmenim; çok sigara içiyorsun bırak lütfen! Kardeşim; eşyalarımı karıştırma artık. Lütfen!
ÇOK İLGİNÇ
ÇANLAR KIMIN ICIN CALIYOR?
Çok Eski Yıllarda Krallıkla İdare Edilen Bir Ülke Varmış.
Ama; Bu Ülkede Hukuk Ve Hakimler De Varmış.
Törelere Göre, Bir Vatandaş Öldüğünde, Şehir Merkezindeki Dev Çan
Bir Defa Çalınırmış. Uzun Uzun Da Yankılanırmış.
Eşraftan Birisi Ölürse Çan İki Defa , Büyük Bir Devlet Adamı Ölürse
Çan Üç Defa Çalınırmış.
Ya Kral ?.. O Öldüğünde Çan Dört Defa Çalınırmış.
Gel Zaman, Git Zaman … Şehirde Bir Olay Olur. İş Mahkemeye İntikal Eder.
“ Davanın Sanığı Olarak Mahkeme Huzuruna Çıkarılan Kişinin
Masumiyetini İse Bütün Vatandaşlar Bilmektedir”
Bir Formalite Olarak Görülmesi Ve Sanığın Beraati Beklenen Davadan
Sürpriz Bir Karar Çıkar.
Sanık Para Cezasına Mahkum Olmuştur.
Hakim Sorar :
Bir Diyeceğin Var Mı ?..
Sanığın Cevabı :
Hayır !..
Mahkeme Biter. Dinleyiciler Dağılırlar. Kafalarda Bir İstifam.
Kısa Bir Süre Sonra Dev Çanın Sesi Duyulur.
Acaba Kim Öldü ?..
Çan Bir Defa Daha Çalar.
Eşraftan Biri Öldü.
Şehir Çan Sesi İle Bir Defa Daha İnler.
Hımmmmm… Büyük Bir Devlet Adamı, Acaba Kim ?..
Soruya Cevap Alınmadan Çan Bir Defa Daha Yeri, Göğü İnletir.
Herkeste Bir Feryat :
Eyvah !.. Kralımız Öldü !..
Ancak ,
Törede Görülüp İşitilmemiş Bir Şekilde Çan, Beş Ve Altıncı Defa Da
Çalınır, Yer Gök İnler Ve Sesler Kesilir.
Herkes Çan Görevlisine Koşar, Bunun Ne Anlama Geldiğini Öğrenmek İçin.
Bir De Bakarlar Ki, Çanı , Haksız Yere Mahkum Edilen Adam Çalmaktadır.
Sorarlar :
Ne Demek Beş Ve Altı Defa Çan Çalmak ?.. Kraldan Daha Büyük Birisi Mi
Öldü ?..
Cevap Şaşırtıcı Olduğu Kadar Anlamlıdır Da :
Evet … Adalet Öldü . . .
Karanlığın en koyu olduğu an,
Aydınlığın en yakın olduğu zamandır.
Mosses Mandelsohn hiç yakışıklı bir adam değildi. Çok kısa boylu olmasının yanı sıra çok garip bir de kamburu vardı. Moses, günün birinde Hamburg’da yaşayan bir işadamını ziyarete gitti. İşadamının Frumtje adında bir kızı vardı. Moses kıza umutsuz bir aşkla tutuldu. Fakat kız onun çirkin görünüşünden ürkmüştü. Değil onun sevgisine karşılık vermek, yüzüne bile bakmak istemiyordu. Ayrılma zamanı geldiğinde Moses bütün cesaretini toplayarak onunla son defa konuşma girişiminde bulundu. Fakat kızın başını kaldırıp ta yüzüne bakmamakta ısrar etmesi Moses’i çok üzdü. Güçlükle başarabildiği konuşması sırasında çirkin aşık bu güzel kıza bir soru sordu; Evliliklerin kutsal bir özelliği olduğuna inanırmısınız? “Elbette” diyerek cevapladı kız. “Ben de inanırım” dedi Moses ve ekledi: “Biliyormusunuz? Her çocuk doğduğunda Allah onun evleneceği kişiyi belirlermiş. Benim doğduğumda da evleneceğim kızı belirlemiş ve bana “Senin karın kambur olacak” demiş. O zaman ben bir istekte bulunmuşum Allah’tan; Allahım kambur kadın trajedi olur. Ne olursun onun kamburunu bana ver ve onu güzel bir hanım yap!” demişim. Moses’in bu sözlerinden sonra Frumtje gözlerini yerden kaldırdı, onun gözlerinin içine baktı ve gülümsedi. Daha sonra da onun sevgili eşi oldu. Bu hikaye bir “Peri Masalı” değil, ünlü Alman Besteci Mendessohn’un büyükbabasıyla, büyükannesinin evlenmelerinin hikayesidir. Kıssadan hisse, insan isteyince; sonsuz problem çözme yeteneğine sahip olarak yaratılan beynin sınırsız gücü sayesinde az bir düşünce ve pratik zekayla neler halledilemez ki?
PAVAROTTİ’NİN İBRETLİK HAYATI
Babası tenor, annesi tütün işçisi bir konserinde 165 kere alkışlanıp sahneye çağrılacak kadar popüler… Fakat yalnız, evlilikleri mutsuz, intiharı düşünecek kadar çaresiz, yüzlerce milyon sterlini kendisine cehennem hayatı yaşatan eşlerine bırakıp kanser olan ve 12 milyon sterlin borçla ölen bedbaht…
1963’te hayatında iz bırakan bir olay yaşadı. Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin daveti üzerine Ankara’ya geldi. Henüz iki yıllık tenordur. O yıllarda sesi tam olarak oturmamışken davet aldı, ilk konserden sonra sesi yetersiz bulunarak geri gönderildi.
Bakın Pavorotti başka neler söylüyor; “Çok mutsuzum. Nicoletta yıllardır bana eziyet ediyor, adeta izole etti. Dostlarımı kapıdan çeviriyor, kızlarım hakkında hep kötü şeyler söylüyor, onlardan nefret ediyor. Asistanımı işten attı. Sadece parayı düşündü. Kızım Alice’yi bana göstermemekle tehdit ederek hep gayrimenkullerle ilgili imzalar attırdı.
Kafama bir kurşun sıkacaktım ya da pahalıya malolacak bir boşanmaya gidecektim. Ölümcül hastalığa yakalandığımı bildiğinden, istediği gibi evliliği yönlendiriyordu.
SON YILLARIM ÇOK MUTSUZ GEÇTİ ÇOK.
TIPTA GELİNEN SON NOKTA
MÖ 2000: Al bu otu ye
MS 1000: O ot kötü bu duayı oku
MS 1250: O dua batıl inanç, al bu iksiri iç!
MS 1500: O iksirin ne faydası var? Al bu hapı yut!
MS 1750: O hap etkisiz, al bu antibiyotiği iç.
MS 2000: O antibiyotik kimyasal, al bu otu ye.
YOK ARTIK?!
Üst üste 5 yıl dershaneye gidip üniversiteyi kazanamayanlar dernek kurup ÖSS yi protesto ettiler. Telefon faturasını getiren postacıya “Ne kadar gelmiş?” diye sormaya çalışan yaşlı kadın postacının üstüne düştü. Kimya Mühendisliği son sınıf öğrencisi sahte rakı yaparken yakalandı. Merkeze götürülürken genç “Bu benim bitirme tezimdi. Kötü bir amacım yoktu!” dedi. “Müsait bir yerde inecek var” diyen yolcu 5 durak sonra minibüsten inebildi. Minibüs şöförü pişkin pişkin “Müsait bir yer bulamadım!” dedi. İş görüşmesine giden genç biz sizi ararız cevabına karşı “Siz zahmet etmeyin, siz çaldırın ben sizi ararım” dedi. Fenerbahçe maçının her golünden sonra birbirine sarılan genç çift 7-0 lık Kayseri maçından sonra evlenme kararı aldı.
Teli birinci heykelciğin kulağından soktu,tel heykelin ağzındançıktı.İkinci heykele de aynı işlemi yaptı.Tel bu kez diğer kulaktan çıktı.Üçüncü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden dışarı çıkmadı. Ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor, oradan öteye gitmiyordu.Hükümdar heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı yazdı:
"Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir.Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul değildir.En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır.
GÖRENE KÖRE NE..! Adamın biri ilk defa gittiği küçük bir kasabada duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa; - Buranın yabancısıyım, demiş.
Parkın hemen yanı başındaki fırını arıyorum, çok yakın olduğunu söylediler..
Çocuk arabanın penceresini açtıktan sonra; Ben de buraya ilk defa geliyorum, demiş.
Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde..
Adam çocuğun yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez.
- Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş çocuk.
Kuş cıvıltıları oradan geliyor zaten.
- İyi ama, demiş adam, bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malum?
-Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez diye atılmış çocuk... Üstelik manolyalar da katılıyor onlara.. Hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu da duyacaksınız..
Adam gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, teşekkür etmek için döndüğünde fark etmiş çocuğun kör olduğunu..
Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış adamın kendisini fark ettiğini..
Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken; - Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim, demiş. Görmeyi o kadar çok özledim ki!. Sizinkiler sağlam, öyle değil mi?.
Adam çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına doğru yönelirken; - Artık emin değilim demiş. Emin olduğum tek şey,benden iyi gördüğündür..
Bir gün okyanusta yol alan bir gemi kaza geçirerek battı. Gemiden sağ kurtulan adamı, dalgalar küçük, ıssız bir adaya kadar sürükledi.
Adam ilk günler kendisini kurtarması için Allah"a yakardı ve yardım bulurum umuduyla ufka baktı. Ama ne gelen oldu, ne giden… Daha sonra rüzgardan, yağmurdan ve zararlı hayvanlardan korunmak için ağaç dallarından ve yapraklardan bir kulübe yaptı. Sahilde bulduğu, gemiden arta kalan konserve, pusula gibi eşyaları bu kulübeye koydu. Günler hep aynı şekilde geçiyordu. Balık avlıyor, pişirip yiyor ve ufku gözlüyor, kendisini kurtarması için Allah"a dua ediyordu. Bir gün tatlı su getirmek için yürüyüşe çıkmıştı, geri döndüğünde kulübesinin alevler içinde yandığını gördü. Duman, dans ede ede göğe yükseliyordu. Başına gelebilecek en kötü şeydi bu. Keder ve öfke içinde donakaldı. Şimdi bu ıssız adada, başını sokabileceği bir kulübe bile kalmamıştı. "Allah"ım, bunu bana nasıl yapabildin?" diye feryat etti. O geceyi keder ve üzüntü içinde geçirdi. O kadar dua ettiği halde, başına bu olay geldiği için sitemler etti. Ertesi sabah erken saatlerde, adaya yaklaşmakta olan bir geminin düdük sesiyle uyandı!
Bitkin adam kendisini kurtaranlara sordu; "Benim burada olduğumu nasıl anladınız?"
Cevap onu hem şaşırttı, hem de utandırdı: "Dumanla verdiğiniz işareti gördük!"